Makalem.Net | Makale makaleler denemeler hikayeler dini makaleler yazılar ve yorumlar… Yazmak bitmez, kalem yorulmaz...
Ana sayfa Bilg/İnternet Bilgisayar Denemeler Dini Yazılar Genel Hikayeler Makaleler Psikoloji Sağlık Tarih Teknoloji
             
makale
Makalem.Net sitesinde yazılarınızın yayınlanması için kolayca üye olup yazılarınızı gönderebilirsiniz. Sitemizde bilgisayar, ekonomi, borsa, hisse,teknoloji,edebiyat,...
15/03/09 - 1:45 Yorum sayisi 12(12)

 

_”Hocam, en iyisi cesetleri siz de görün.Bu konuda daha iyi fikir sahibi olursunuz.dedi ve devam etti.

_”Yanlız sizin için gerekli makamlardan izin almamız gerekecek.Sanırım bu en az bir hafta sürer.Sizi ben izin aldığımızda ararım.”

 Dokto yazinin devami...

...
20/10/11 - 9:23 Yorum sayisi 0(0)

Ağzım bir karış açık doktoru dinliyordum.

_” Ne yani dedim.Cesetler mumyalanmış mı?Doktor:

_”Yapılan laboratuvar çalışmalarına göre hayır mumyalanmamışlar.Ya bizim bilmediğimiz bir kimyasalla korunmuşlar.Ya da  her nasılsa böyle bozulmadan kalabilmiş yazinin devami...

...
12/10/11 - 9:41 Yorum sayisi 0(0)
SİMAV’DA YAŞAYAN ŞAMANİST KÜLTÜRÜN İZLERİ ÜZERİNE BİRKAÇ NOT
Kategori: Makaleler, TarihEklenme Tarihi: Oca 19th, 2010Ekleyen:
{lang: 'tr'}

Türkler 751 Talas Savaşıyla İslamiyet’le tanışmaya başladılar. Bu tarihten sonraki dönemlerde İslam’a geçişler hız kazandı. Fakat Talas Savaşından önce Türklerde, İslam’a itikadi yönlerden benzer olan “Gök Tanrı” inancı hâkimdi. Bu inanç sistemi eski Orta Asya Türklüğünün dini inançları yanında sosyal hayatını da düzenleyen bir sistemdi. Bunun yanında Şamanizm ve Manihaizm de Orta Asya Türklüğünün benimsediği bazı inanç sistemleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu inanç sistemleri, Türkün derin tecrübeleri sonrası hayatına kattığı ve kültürünü uzun yıllar etkilemiş derin mistik ritüelleriyle döneminin en etkili inanç sistemleridir.

Orta Asya’daki göçler neticesinde Anadolu’ya 1071 yılından itibaren yerleşmeye başlayan Türkler; kendilerine has kültürlerini de yanlarında getirerek Anadolu’yu baştanbaşa maddi ve manevi olarak imar etmişlerdir. Simav, 1340 yılında Germiyanoğlu Mehmet Bey tarafından Türk topraklarına katılmış, daha sonra Anadolu’nun her tarafında olduğu gibi Simav’da da maddi ve manevi bir imar başlamıştır. Fakat Simav’a yerleşen Türkler Orta Asya’daki bütün birikimlerini atlarının sırtında Simav’a getirmişlerdir. İslam ile birlikte oluşan yeni kültürel cereyan bu eski kültürün büyük kısmını kendine göre kırpmıştır. Günümüzde Simav’da karşılaştığımız bazı uygulama ve inançlar eski kültürümüzün birer kırıntısıdır. Bu kırıntıların ve zihnimizdeki çoğu batıl inancın temelini Şamanizm oluşturmaktadır. Ne amaçla yapıldığı bilinmeyen ya da ilk yapılış amacından tamamen uzaklaşarak günümüzde yaşayan ya da yakın zamana kadar yaşamış olan Simav’da tespit ettiğimiz bazı uygulamalar ve inançların neler olduğunu sırayla vereceğiz.

Yakutlar, güneşi ve ayı kardeş sayıyor, bazı kahramanların onların diliyle türediğini ifade ediyorlardı. Bu nedenle şaman giysileri üzerinde madeni halkalar yer alıyordu. Yakutlar, manici mitolojinin etkisi ile güneş ve ayla savaşan ve bazen onları karanlık dünyasına hapseden kötü ruhların varlığına inanıyorlardı. Onlara göre güneş ve ay tutulmasının ana nedeni buydu. Onlar da ay ve güneş tutulmalarında, davul çalarak ve gürültü çıkararak güneşi ve ayı kötü ruhlardan kurtarmaya çalışıyorlardı. Günümüzde pek görülmese de yakın zamanlarda Simav’ın bazı köylerinde buna benzer uygulamalar görülmekteydi. Örneğin yakın zamanlarda Naşa Kasabasında ay ve güneş tutulması esnasında tüfek atılarak ya da çeşitli sesler çıkararak ay ve güneş kurtarılmaya çalışılmaktaydı.

“Ülker Yıldızları” diye bilinen yıldız kümesinin nasıl oluştuğuna dair halk arasında çok çeşitli inançlar hâkimdir. Simav’da halk arasında “Yedi Kardeşler” diye bilinen bu yıldız kümesinin oluşumuna dair bazı inançlar eski Türk inançlarına işaret etmektedir. Simav’daki bu inanışa göre yeryüzünde yedi kardeş yaşamaktaymış. Bir gün bu kardeşlerin hepsi günah işlemişler. Gökyüzünün en son katında oturan Tanrı da bu kardeşleri cezalandırarak onları kendi katından daha aşağıda bulunan bir kata hapsetmiş. Bu inanışa bakılınca İslam inancı ile pek yakın olmadığı anlaşılmaktadır. Türk yaradılış destanlarına bakılınca Simav’daki bu inanışa yakın bazı noktaları görmek mümkündür. Burada daha çok mitolojinin etkisi olduğu anlaşılmaktadır.

Eski Türklerde “Yayık Kaldırma” töreni denilen saçı töreni yapılmaktaydı. Tören, ilkbaharda, davarların ve kısrakların sağılan ilk sütüne bulgur karıştırılması ile oluşturulan lapanın saçılması şeklinde yapılıyordu. Bunun baharın gelişini kutlama (Nevruz) uygulamalarıyla ilişkili olduğu anlaşılmaktadır. Anadolu’da yaygın olarak görülen bazı saçı uygulamaları da eski Türlerdeki bu uygulamaya benzerdir. Simav’daki düğünlerde de buna benzer bir saçı uygulaması vardır. Damat gelini alıp eve çıkarırken arpa, buğday ve bozuk paradan oluşan bir avuç karışımı arkasına doğru saçı eder. Bunun bereket ve uğur getirdiğine inanılır. Bu da Nevruz gibi yeninin başlangıcı; oluşan yeni bir ailenin kutlamasıdır.

Eski Türklerde dağ ve tepe gibi yüksek yerler kutsal, bazen de tanrı kabul edilmiş; bazen de göğe olan yakınlığı nedeniyle ibadet edilen yerler olarak kullanılmışlardır. Nitekim Ötüken dağlık ve ormanlık alanı kutsal sayılmış hatta bazı Türk devletleri burayı devlet merkezi yapmışlardır. Bu durum Kültigin Yazıtı’nın güney cephesindeki bir paragrafta karşımıza çıkmaktadır. Burada “…şimdi de fesat olmaksızın Türk hakanı Ötüken ormanında oturur ise ülkede mihnet olmaz…” denmektedir. Sonuçta dağlar, eski zamanlardan beri Türkler arasında kutsal kabul edilen ve saygı duyulan ulu mekânlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Simav’da bu durumun en göze çarpan örneği Naşa’da karşımıza çıkmaktadır. Naşa’da “Dede” ya da “Yaren Dağı” olarak bilinen tepeye atfedilen kutsallık eski Türklerin inançlarına işaret etmektedir. Atfedilen bu kutsallık tepede yattığına inanılan, doğruluğu kesin olmayan, bir evliya nedeniyledir. Fakat bize göre bu inanç yatan evliya nedeniyle olmasa gerek. Diğer bir uygulama ise köyde yapılan yağmur dualarının bu tepenin en yüksek yerinde yapılmasıdır. Bu da tepenin, tanrıya el açılan kutsal bir mekân olduğu gerçeğini karşımıza çıkarır. Bu durum, eski Türklerde yüksek yerlerin ibadet yeri ve tanrıya el açıp dilekte bulunulan yerler olması gerçeği ile örtüşmektedir. Bu da, eski Türklerin dağa duyduğu saygının ve atfettiği kutsallığın günümüze kadar yansıyabilmiş bir şeklidir.

Demir eski Türklerde kutsal sayılmaktaydı. Demirin kötü ruhları kovduğuna inanılmaktaydı. Bu nedenle savunmasız olan cesetlerin üzerine demir konur ve kötü ruhların o cesedi rahatsız etmesi engellenirdi. Bu uygulama Simav’da yaygın olarak görülmektedir. Ceset üzerine bıçak konması şeklindeki Simav’daki yaygın uygulamanın nedeni, cesedin kokmamasını ve şişmesini engellemektir. Fakat bu uygulama Orta Asya’dan getirilen bir uygulama olup günümüzde uygulama amacı bakımından değişime uğramıştır.

“Umay”, çocukları ve kadınları koruduğuna inanılan eski Türklerdeki bir tanrıçadır. Umay ile güneş ilişkilidir. Bu nedenle Türklerde Umay’a “Sarı Kız”da denir. Naşa’da bu inanışın izleri vardır. Çocukların yüksekçe bir yerden aşağıya baktığında “sarı kız”ın onu aşağıya asılıp düşüreceğine inanılır. Eski inanışa göre çocukların koruyucusu olan “Umay” yani “Sarı Kız” Anadolu’nun bazı yerlerinde olduğu gibi Naşa’da da tam ters anlam kazanmıştır. Bazı Türk topluluklarında ölüm meleği olarak da kabul edilen “Umay”ın Naşa’da da çocukların koruyucusu olmadığı açıktır.

Göktürkler ateşi kutsal ve kötü ruhlardan temizleyici olarak kabul etmişlerdir. Nitekim günümüzde Nevruz kutlamalarında ateşten atlayan insanın günahlarından temizlendiğine inanılar. Simav’da da ateş kutsal sayılmaktadır. Ateşe işemek ve tükürmek büyük bir saygısızlık olarak görüldüğü gibi söndürürken bile besmele çekerek söndürmek adaptan sayılır. Bu uygulama ve inanış Göktürklerin ateşe atfettiği kutsallık ile aynı doğrultudadır. Bunun yanında su da eski Türklerde kutsal sayılmıştır. Bu nedenle suya azami saygı gösterilirdi. Simav’daki bazı uygulamalar da suyun kutsal sayıldığının göstergeleridir. Yine suya tükürmek ve işemek ateşte olduğu gibi saygısızlık olarak görülür.

Kaplumbağa Türk mitolojisinde yeri olan önemli bir hayvandır. Uzun ömrün, sabrın, barışın, refahın ve mutluluğun işareti olarak kabul edilmiştir. Nitekim Kültigin, Bilge Kağan mezar külliyelerinde olduğu gibi hanedandan olan kişilerin yazıtlarında kaplumbağa şeklinde kaide bulunmaktadır. Simav’da da kaplumbağa ile ilgili olarak bir inanış karşımıza çıkar. Simav’da kaplumbağa kabuğu şans getirmesi ve kötü ruhlardan korunmak amacıyla nazarlık olarak kullanılır. Yine bu uygulama da Şamanist inancın zihnimize yansıyabilmiş bir etkisidir.

Sarı Uygurlar ölüye; “Çocuklarını, hayvanlarını ve mallarını da yanına alma!” diye seslenirlerdi. Böylece insanlar yeni ölenlerden korkar, eskiden ölenlere saygı gösterirler ve onlardan yardım beklerlerdi. Şaman, ölenin ruhunu ölüler âlemine kabul ettirene kadar, yeni ölü yeraltı dünyasına alışamaz, ailesini, arkadaşlarını ve sürülerini yanına almaya çalışırdı. Bu nedenle ölünün ruhunun dirileri takip edememesi için mezarlıktan çıkarken başka yollar kullanmak gibi bazı önlemeler alınırdı. Anlattıklarımız göz önüne alındığında Simav’daki bazı inanışların günümüze kadar yansımış Şamanist inançlar olduğu görülmektedir. Mesela Naşa kasabasında ölen birisinin arkasından ilk ölen kişinin önceki ölen tarafından öte tarafa götürüldüğüne inanılır. Bu inanç Sarı Uygurlarda görülen inanışlara işaret etmektedir. Ölen kişinin elbiselerin kullanılmayarak başkalarına verilmesi de ölen kişiden korkma nedeniyledir. Buna ek olarak Naşa’da elbiseler verilmeden önce yıkanır. Bundan kasıt elbiselerde manevi temizleme yapmak ve ölü ile ilgili her şeyin suyla gitmesini sağlamaktır. Yine Sarı Uygurların bir diğer inancına göre ise ölüler, ancak ölümlerinden üç, yedi, ya da kırk gün sonra verilen cenaze şöleninden sonra bir daha dönmemek üzere ölüler âlemine gider. Yine Simav’da yapılan cenaze evine yemekle gidilmesi âdeti üç ya da yedi gün devam etmekte ve bu adet Sarı Uygurlardaki yemek şölenine benzemektedir. Ölünün kırkının çıkması inancı da Sarı Uygurlardaki kırk gün inancı ile alakalı olsa gerek.

Eski Türklerde geyik kutsal bir hayvandır. Nitekim Geyikli Baba gibi Türk evliyaların ismini bu hayvanın kutsallığı ile bağlantılı olarak aldığını söyleyebiliriz. Simav halkına göre de geyik kutsal bir hayvandır. Geyik öldüren kişinin evinin yanacağına inanılır.

Yukarıda tespit edilen bazı uygulama ve inançların aslında eski Türklerdeki Şamanist inancın birer yansıması olduğu bir gerçektir. Fakat bu inanç ve uygulamaların nedenleri günümüz insanının dimağında farklı boyutlar kazanmış ve bazı ritüellerin ürünü olarak algılanmıştır. Her batıl inanışın ve uygulamanın birer kaynağı olduğu gerçeği düşünülürse Simav’daki uygulamaların ve inançların temeline inilip bakılınca eski kültürümüzün bize bıraktığı birer miras olduğu anlaşılacaktır.

AHMET DEMİRCAN

EKİM 2007 ANKARA

{lang: 'tr'}
Haber Yazari: ahmet demircan ( )
...

Yorum Yap

Giriş



Son Yorumlar

Ana sayfa Bilg/İnternet Bilgisayar Denemeler Dini Yazılar Genel Hikayeler Makaleler Psikoloji Sağlık Tarih Teknoloji