15Mart

Sitemize yazı eklemek için…

Makalem.Net sitesinde yazılarınızın yayınlanması için kolayca üye olup yazılarınızı gönderebilirsiniz. Editörler tarafından incelenen yazılar onaylandıktan sonra sitemizde yayınlanacaktır.
Siteye üye olduktan sonra yazılarınızı sağ üst kısımdaki Siteye Giriş bağlantısını tıklayarak gönderebilirsiniz. Ayrıca yukarıdaki yazı gönder düğmesine basarak üye olmadan da kolayca yazı gönderebilirsiniz.

 Yazının Etiketleri  

    • Gürsel ÇOPUR
    • 24 Ocak 2010

    Nâs Sûresi ve Şeytan Islıkları

    Cennet’te değerlerüstü bir değer ihraz eden Azazil, meleklerin belletmeni, rehberi ve hocası konumunda iken; kibir ve ucb zehrini isteyerek içen ve içirtmek için de yemin eden İblis, ilahi sözleşmeyle yüzyüze olmasından itibaren tardedildi. Adl-i ilahi gereği bir kısım olaylar vesilesiyle de recmedildi. Haşr’e kadar aldatmaya izin alan Şeytan, ebedi aldananların da mümessili sayıldı. Şetane fiilinin de ruhunda makes bulması, ebedi hüsranı deruhte eylemesi adına girizgah sunmakta ve Kelamullaha ram olmaktadır.

    Efendiler Efendisi’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) adetullah ve imtihan vetiresinde sihrin temayül göstermesi (Felak-4), rahatsızlık vermesi; siyak-sibak mevzuunda Nâs suresinin nazil olmasına vesile teşkil eylemiştir. Nâs suresinin kimyâsında sığınma, inabe, necat, inşirah, itminan duyguları bahis mevzuudur. Üzerinde durulması gerekli olan bu sure-i celilenin münif mealini, büyük müfessirlerimizin açıklamalarından alarak bir gayret katresi sunmayı yeğledik. (Gayretimiz neticesinde muteber müfessirlerimizin şefaatlerine de nail oluruz Rabbimizin inayet ve keremiyle)

    Medine’de nazil olan Nâs suresi, 6 âyettir. İlk 3 ayetinde Rabbimizin sıfatları şefaatçi yapılarak içimizdeki inabe hissiyatıyla yönelmemiz talim buyrulmaktadır. Son 3 ayetinde ise şeytanın özündeki vesvese zıpkınlarının mevcudiyetinden ve mükellef durumdaki cin ve insanları nasıl aldatabileceğinden; pusuya yatıp da günaha giden yollara davetiye çıkardığından; sinedeki iman tohumuna gerek zarar verme gerekse çürütme adına elinden geleni yapacak kadar görevinin başında olduğu bildirilmektedir.

    1 “De ki: Nâs’ın (insanların) Rabbine sığınırım!”
    2 “İnsanların Melik’ine (mutlak sâhib ve sultânına)!”
    3 “İnsanların İlâhına!”

    Şeytanın zararlı akımına karşı bir berk kıvılcımıyla bu âyetlere sarılma, hikmeti rantabl anlamanın bir ifadesidir. Mefisto’ya peşkeş çekilen içtimai hayatın kalburüstündeki göze görünen tarafı ise, azınlık da olsa azınlığa örnek olmamak kaydıyla yöneliş sunmada. Tevbeye kilitlenmiş lebriz ellerin misafiri de her daim Hak’tan beklenen inayettir.

    4 “O çok sinsi vesvese verenin şerrinden!”
    5 “O ki, insanların sînelerinde vesvese verir!”
    6 “Gerek cinlerden, gerekse insanlardan!”

    Zikredilen ayetlerdeki intizamın letafeti göze ve kulağa hoş gelmektedir. Şifayı veren ve kendisinden şifa istenen aynı anda zikredilmiş, şifa istenirken de rahatsızlığın nereden ve ne suretle geldiği (şeytanın okları) aynı minval üzere gönüllerimize bildirilmiştir.

    .. ve dahası, ayet sonlarındaki “sin” harflerine tekabül eden (Türkçemize göre) “..s”lerin yılan ıslıklarını anımsatması ve sayısız hikmete binaen tevafuk eylemesi ne manidardır. “Yılandan-çıyandan kaçar gibi günahtan kaçma” ribat anlayışı, ayet sonlarındaki “..s” lerle çağrışım yapmakta ve yılansı davranışlara yeltenmeme adına nefse uyarı göndermektedir.

    “Her günah içinde küfre giden bir yol vardır” mülahazası da takviye merkezinde bir fikriyat sunacaksa eğer; yılanın hayat tarzı, gizemi ve gizemliliği çerçevesinde insanın ne yapması gerektiği ölçü edinilebilir. Yani, insan tevbeden uzak bir hayat yaşarsa ne tür günahlara girdiğinin farkına varamaz, gizliden günaha peşkeş çekmiştir de farkına varamamış ve kalbinde derin lümmeler oluşmuştur. Artık o, vesvese anaforunda kendisini kaybetmiş bir müflis yığınıdır, günahın hangi dalga boyunda hangi çapta gelebileceğini kestiremez. Yılan da öyledir ki, ne zaman ve nereden geleceği belli olmadan, gizliliğe matuf hareketler çizer ve aniden çıkar karşımıza (bazen biz farkına da varamayız).

    Eğer yılan, temizlenmesi zor davranışlarımızın mücessem halini alsaydı, zehrini akıtmadığı bir hücre varidatı kalmaz ve insan kendine gelemezdi.

    Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) bu ve buna benzer hikmetlere binaen sabah-akşam (özellikle yatmadan önce) teberrüken muavvizeteyn surelerini okumamızı tavsiye buyurmaktalar ki, manevi hayatımıza gelebilecek virüslere karşı sıyanet altında bulunabilelim..

    Şeytanın ıslıklarına engel olmanın en güzel ve müreccah yolu, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) tavsiyelerine uymak ve nasslardaki tiryaklara ram olmaktır.

    • Gürsel ÇOPUR
    • 24 Ocak 2010

    Cum’a Suresi ve Bir Kıssa

    İnsanlığın necâtı ve beşarete susamışlığı adına nazil olmuş olan Kur’an-ı Kerim’de çeşitli kavim inançları dile getirildiği gibi; insan psikolojisi ve içtimai hayattan da muhtelif âyetler vesilesiyle bahis açılmakta, insanlığa giden yolun hakiki müslümanlık mefkuresiyle taçlandırılması gerektiği de iç aleme ilham buyrulmaktadır… Hatta denebilir ki, siyak-sibak itibariyle Kelamullahın insan psikolojisine defaatle ehemmiyet verdiği hikmeti göze çarpmaktadır…

    Kavimlerdeki insanların yapageldikleri rızaya muhalif davranış ve hayat motifleri; kulun kişisel davranışı münasebetiyle inen vahiy (emir-nehiy perspektifinde), müslümanları küçük düşürenlere karşı verilmesi ve nasıl davranılması gerektiği hakkındaki tahşidat, ideal müslümanın vasf-ı mümeyyizinin bildirilmesi, sevap-günah cetvelinde kula düşen ödevler, mesuliyet duygusu, hayatındaki iç dünyaya bakan tasavvufi hamleler, kalbin yumuşaması adına ne yapılması gerektiği hakkındaki şiddetli emirler, ahkâma ve ukubâta müteveccih inmiş ilahi beyanlar ilh.. muhkem ve müteşabih vahiy buuduyla bize birer mâide halinde sunulan bu keyfiyet-i ebedinin bir noktası hükmündeki insanın teamülleri, bunun ötesine geçemeyecektir.

    Efendiler Efendisi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) en büyük mucizesi olan Kelamullahın, insana ve onun içine bakan yönü inkar edilemez. Yeri gelir Sahabe efendilerimizin edâ soluğu, yeri gelir bir uyarı veya beşaret.. Onların hayatı Kur’anla özdeşleştiği için, inen vahyin her harfi (emir-nehiy) bir rahmet panayırıdır. Seven ayrılmaz, seven itaat eder ve seven kopmaz-dağılmaz.. Sevgilideki mesaj uyarı da olsa, sırf ikaza muhatap olduğundan dolayı sevincinden durmadan ağlar. Çünkü, sarsılmaz sevgideki ızdırap can yakmaz.. kimisi de (Übeyy bin Kâb gibi) hususi manada tilavet müjdesine nail olur. (içini vahiy yakar)

    Sahabe efendilerimizdeki hayat, kıyamete kadar başlarımıza taç olsa sezadır; Kur’anın temsil edilmesi adına hayatlarını ortaya koyanların yeri burasıdır çünkü… Temsilin hayat hakkı varsa, bu hakkı Ashab-ı Kirama ödemelidir. Temsilin teslimi ve medyuniyeti, isimlerini anmakla şerefleneceğimiz bu kahramanlara mahsubdur.

    Cum’a suresindeki bir âyet-i kerime de (11. âyet) Sahabe efendilerimiz üzerine nazil olmuştur. Âyete baktığımızda şunu görecek ve hissedeceğiz ki, “İnsansak eğer, ihtiyaca maruz yaratılmışız” düşüncesine misafir olacağız. Bir nafile namazın bile sıhhatinin bozulmasını, bütün mal varlığına tercih edebilen bu diğerkam ruhlu efendilerimizi de bu yönleriyle kıyaslamamızda elzem vardır.

    “Böyle iken (bir kısmı), bir ticaret veya bir eğlence gördüklerinde, ona akın ettiler ve seni ayakta (hutbede) bıraktılar. De ki: “Allah’ın katında bulunan (mükafat, dünyaya ait) eğlenceden de ticaretten de hayırlıdır. Çünkü Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Cum’a, 11)

    Celâleyn tefsirinde bu âyet-i kerime, şu şekilde tefsir edilmektedir:

    “Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) bir Cum’a günü hutbe okuyordu. O yıl, çok şiddetli bir kıtlık ve kuraklık hüküm sürmüştü. Tam bu esnada Şam’dan gelen bir kervanın Medine’ye girmesi üzerine birçok kişi, hemen kervana doğru koştular. Rasulullah (aleyhissalatu vesselam)’ın yanında, rivayetlere göre on iki veya kırk kadar kimse kaldı. Bunun üzerine Hazreti Peygamber (aleyhissalatu vesselam): “Eğer bu kalanlar da olmasaydı, tepelerine taş yağdırılırdı!” buyurdular.

    Kul, büyüklüğüne göre imtihan olmakta ve cazibedar fitne karşısında hemen kendine gelebilme fedakarlığını gösterdiği takdirde rıza dairesine alınmaktadır. Aslında bu ayetin kimyasında bir de iltifat vardır ki, “haseni değil ahseni tercih ediniz” emr-i ilahisi kalblere nüzul eylemektedir. Bu ve bunun gibi ayetleri, siyak-sibağa göre anlamaktan da öte, muhatabın seviyesini de tefekkür etmekte derin maslahatlar vardır.

    • Gürsel ÇOPUR
    • 24 Ocak 2010

    Vakumlanan Ecirler-2

    Sedyedeki ruh hastalık bekliyor..
    Başlamıştı yeis, açılmıştı zulmet
    Asimetri dalgasında insan küreği
    Nereye çekilir ve çekerdi?

    Teveccüh kurnasında aramazsa
    Lebriz edilmedikçe kalb ve insan
    Atmaya vabeste sesler duyulmazdı
    Kurumuştu gözyaşları;
    Kuraklaşmıştı dertli sine
    Hastalık şifa vasfedilmeyince
    Duvar ona ne haykırabilirdi!..

    Geliyorum diyenler giderken
    İçinde olurdu hep diken
    Der ve düşünürken..
    Dinlenilmez oldu bu heyula;
    Vicdanını dinlemezken
    Adım atmayana koşulmaz
    Rahmet sözleşmesi imzalanmıştı
    His duymaz, düşünce kapalı
    Boşanan terler neyin humması?

    Binbir kanadın içinde metanet
    Tül rengini bulamaz kul,
    Feraset kirpikleri kalın yol izinde
    Tevafuka makas kurarken
    İstihraç teselli değil ama,
    Onu da istemeyenlere ne buyrulur?

    Kapanmıştı beşer, kapatılmıştı
    Kendisine zulmedene isabet
    Zulme karanlık boyu rağbet
    Diplomasını veriyor bu akıbet
    Eynes sera mines Süreyya?

    Acıyorum kapatılmışlara
    Rahmet açılmışken
    Hazmedemiyorum hakikatteki iftiraları
    Gıybet zıpkını toplamışken dilleri
    Misafir odalarda eğleşiyor
    Tüketiliyor zamane insanlık
    Tükeniyor varlık…

    • Gürsel ÇOPUR
    • 24 Ocak 2010

    Hicran Dağları

    Bu dağlar diğer dağlara hiç benzemez.. burukluk ve ızdırap yeni doğmuş kapital, gözyaşları mük’ap boyutta rolünü oynayan bir göz işçisidir. Bu ortamda çile vardır, kırk günlük değil ömre bedel; kelimenin ruhuyla yola çıkmak yoktur, çünkü bazen boğazda düğümlenmek isteyen harfler yolda kalır.. yol ise onlar için hep darboğazdır. Karamsarlık terleriyle sulanan asfalta, bedenin özünü haykıran toprak karışmış ve çamursu heykeliyle arz-ı endam etmektedir. Bakanların tefekkür adına anlayabilecekleri bir mürüvvet sayfası yoktur, şiraze bozuk olunca kaba esintiler doldurmuştur her yanı: Cadde, sokak, pazar, mahalle..

    Bu dağlarda zirve hayali yoktur.. cam kırık, bakışlar miyop, iskeletler aritmi, duygular ters yana çark çeviren bir seylap, düşünce değirmeni serazat tıkırtı, hayatı kucaklama kopuk bileğin serkeş nabzında.. heyecan nasipsiz, adımlar sessiz, kulaçlar bereketsiz ve hissiyat demsiz. Yuvalarda çıkan sesli hıçkırıklar bozuk para ebadında bir kısır döngü, merhamet özsuyu kurak diyarların emanetçisi, köpüren lavlar cehennemi hararetin hayırhahı.. alından boşalan terlerde gayret adına zerrat-ı meçhulün mevcudiyetini deruhte etmesi, insanlığa ne kadar da uzakta kalmanın ifadesi değil midir bu dağlar?!.

    Bu dağlarda şiir yazılmaz, şiiri tetikleyen güç yoktur, zirve heyulası yoktur. Ruh tabutlarında canlı (!) kostümler vardır ama bunlar talihsiz kavimlerin kostüm izdüşümleridir (yaşantı itibariyle). Bu dağlarda ezan da tam okunmaz ve dinlenilemez. Hep yarıda kalır ezanlar, sesi kısılır, onun bağrındaki kaynayan imani coşkuya barikat konur. Şerefesinden aşağı bakıldığında cami kapısına yaklaşan bir tek canlı gözükmez, minberin gözüyaşlı, mihrabın gözüyaşlıdır. Aşk tarlalarında zakkumlar arz-ı endam etmekte, felaket gönüllüleri gönüllerinden gelen kasvet bulutlarını caddelerde eritmede.. bu dağların eteklerinde içi okşayan nazenin demetler yoktur: Rengarenk lalelerin kanatları kelebekler gibi kazanlara atılmıştır. Etrafa destan saçan rayiha hissettirilmez böceklere, gerçi böceklerin de yaşamaya hakları yoktur. İçi kan ağlayan tabiat defterinin içindeki kalem her şeyi haykırmak ister ama kalemin mürekkebi dağdaki bedevilerce istila edilmiştir.

    Bu dağlarda sevgi, aşk (hakiki kıvamındakinden), can, canan, mukaddesat, dilbeste mefkureler, secde gurbettedir. Evet evet hepsi gurbettedir, ellerin alınlara konulup da uzaktan birisi geliyor mu diye bakmaları beyhudedir. Saydığımız yollarda tekrar dağlar vardı, belirttiğimiz dağlar, belki de tecahül-ü arif boyunduruğunda fısıldamaya çalıştığımız dağlar. Can-ı seyyalenin kapı kapatması panjurlara atıf yapmak değil, kendi gönül dünyasıdır. Can da hicretten, canan da hicrettendir. Sevginin paslı kilitlerle hemhal oluşu bir buruk yüreği eritmeye yeterdir belki, fakat yüreğin kebap oluşu da bu dağlar için zerre-i meçhuldür.

    “Soyumun gezdiği bahçede güller açarmış,
    Dudağında kıpkızıl kan yanağında jale…
    Sabâyla salınan zülüfler koku saçarmış,
    Alev alev yanan sînelerdeki âmâle…

    Yaprak sesleri ve ardarda bülbülün âhı,
    Kulaklara çarpıp geçen mâhûr âhengiyle;
    Sanki Cennetlerden akseden hûri nigâhı,
    Ölümsüz güzelliği ve solmayan rengiyle…

    Her yanı “Bağ-ı irem” bu bahar ülkesinde,
    Tıpkı buhurdan gibi tütüp-duran gönüller;
    Solukladıkları ölümsüzlük bestesinde,
    Akşam ayrı, sabah da ayrı bir türkü söyler.

    Güneşi hiç batmayan gündüzlerin bağrında,
    Goncalarla başbaşa çiçekler arasında…
    Her gün bir başka fasıl bahçesinde, bağında…
    Ve rengârenk güzellik akında, karasında…

    Böyle bir dünyâ bugün hayâl sayılsa bile,
    Ölümsüz sesler duymuştuk bu altın yapıdan…
    Geçerken evlâd-ı fâtihân debdebesiyle,
    Dünyâlara açılmıştı o ulu kapıdan.

    Gürül gürül her yöreye bir karanlık gece,
    Uçmuştuk üveyk gibi ışıktan kanatlarla…
    Işığımızla aydınlanmıştı her bilmece,
    Yıllarca savaşmıştık köhne kanaatlarla… ”

    Ah Hocam!.. “Hicran Dağları” başlığıyla senin Kırık Mızrap’ından dökülen ruh gözyaşlarını takdim etmeye hakkım olamaz belki ama, “dağlarda palmiyeler yetiştirilmelidir” diyen de sen olunca bu derinliğin hatırına kalemimi elime sürdüm.. şimdi nasıl da anlaşılıyor her şey; şiir nasıl da bir yürek hoplaması olamaz, bir gözyaşı olamaz! Ecdad topraklarında bu dağların varlığı bile dertli sineyi atom zerratı adedince paramparça edebilecek güçte iken, ayağa takılan nohut tanesinin dostluğunu özlüyoruz. Beraber ağlayamadık ama hocam, senin ruhunda zirve nakaratları hecelenirken, günyüzünde görünen hicran dağlarının daha birkaç on yıl (belki daha fazla) poyrazlarını yudumlamaya devam edeceğiz.. düşmandan gelene alıştık sinemizce fakat dostun vefasızlığı ayrı bir akabe.. teheccüde emanet gözyaşlarımızda, bu endişeler evimizin en mahrem odasına sirayet etmiyorsa, İmam-ı Rabbani hazretlerinin de müekked tavsiyesini unutmuşuzdur demektir.

    Ya Rab.. yumurtasını yeni kırmış ve muhlis bir edayla hayata tebessüm hetlanları yağdıran masum sabiler hürmetine bizi bu poyrazlardan muhafaza eyle! Derdimiz hicran dağlarının heybeti değil (bizce dereke derecesi), masumlarımızın mahzun çehresidir. Bizi bu yüce derdin çatısı altında dert insanı eyle, derdimizi paygamberane üslupla dile getirelim ki hüsn-ü kabule karin olsun.. Ey Müheymin, Ey kapalı kapıları (ve dağları) açan Fettah!.. bizi bu sessiz vadide yankı bestekarı eyleme!

  1. Yazılarınızı lütfen siteye üye olup gönderiniz. Burası yorum alanıdır…

    • Gürsel ÇOPUR
    • 24 Ocak 2010

    “Sen Kendini Kurtardın; Ya Biz?!.”

    Hayatın bidayetine şeref sikkesiyle mevcudiyet-i ulâsını ilan eden insan, ahir ömründe bahr-i hayat-ı fanisinin adesesinde bir “hiç”lik duygusunu umumiyet itibariyle tadamamıştır. Kur’an-ı Kerim’de de çok yerde ifade edildiği gibi insanların kesreti; düşünmeden şükürden akıl yetisini kullanmadan tahkiki iman kıvılcımlarından hakkalyakin planda uzak yaşamaktadırlar. Yaşamaktadırlar, çünkü ayetlerdeki siyak-sibak hükmü insaniyetin mabeyninde berdevam etmektedir.

    Engin vüsatin çeperini kıramayan insan, vahiy buudunda gurbet tokadını yemiş, elde etmesi gereken sermedî menfezden içeriye girememiştir. Hayat-ı cismani, madde planında sürdürüldüğünde kabuğunu kıramaz; binaenaleyh, kısır döngü vetiresi bu hayatın ayrılmaz misafiri olur. Kendisini “misafir” olarak görmesi gereken insana, bir başka boyutta musallat olan süfli misafirlik, bir virüs halinde iç-dış dünyasını zir ü zeber eder.

    Mutlak emniyet ve mutlak yeis, rahmetin emaresini görememe ve hissedememekten kaynaklanan bir gayret heyulasıdır. Mecruh bir ruhta kendini tedavi etme formatı, kendisine endekslenmiş bir takım teamüllerle gerçekleşir fakat, ciddi bir maslahatın günyüzünde nebean etmesi de muhaldir. “Kurtulmak” fiiline kurtaranların kurtulmuş amelleri yetişir ki, amellerin ilme bakan tenasübü ve mukarin bulunması bir siret sunabilsin.Siretin surete mayası ve terettübü, hakiki dünyanın tebessüm goncasıdır ki, cennet nefhasını iliklerine kadar teneffüs edebilmenin de ayrı bir serencamesidir.

    “Ye’s öyle bir bataktır ki,
    Düşersen boğulursun
    Azmine sarıl sımsıkı
    Bak ne olursun
    Yaşayanlar hep ümitle yaşar
    Me’yus olan ümidini vicdanını bağlar
    Ey dipdiri meyyit iki el bu baş içindir
    Elde senin, başta senindir
    Kurtarmaya azmin niçin böyle süreksiz
    Sen mi yoksa ümidin mi yüreksiz
    Sen mi yoksa ümidin mi yüreksiz
    Kurtarmaya koşsana, kurtarılacak sensin” (M.Akif)

    Tarih şuurumuza rasat eylediğimizde göz yaşartıcı tablolarla karşı karşıya geliriz ki, ummanların toprağa süzülmüşlüğünü de tahattur edince üzüntümüz iki kat artar. (Bu da bir bahtiyarlıktır ki, kendi ecdadımız ve ruh sekinetimiz!)

    Hazreti Kanuni Sultan Süleyman (rahmetullahi aleyh).. hayatını at üzerinde geçiren ve kendisini dinine ve milletine adayan yüce insan… Son seferinden dönerken (aslında bu dönüş değil gidişti, çünkü ülkesine dönememiş ve vefat etmişti) nuraniyet kesbeden bir yerde askerlerinin bağrında, o şanlı süvarilerin bakışlarının mirasçısı konumundaki ecdad topraklarında ruhunu Hazreti Mâlik el-Mülk’e (celle celâluhu) teslim etmişti. Yanından ayırmadığı ve kutsi infilağı bekleyen nur sandığın içinden Ebüssuud Efendi’nin fetvaları çıkmıştı. Herkes işin tasavvufi vechesini anlamış, hissi yönden galeyana gelmiş ve gözyaşları sel olmuştu. Durumdan haberdar olan Ebüssuud Efendi hazretleri de içi dağlayan yaklaşımıyla büyük padişahı tasdik ediyor ve:

    “Sen kendini kurtardın; ya bizim halimiz nice olur?!.” diyerek sarsılmaz mesajını ilan etmişlerdi.

    Son sefer (Zigetvar) öyle bir seferdi ki, Hakiki Sefer’in (ölüm) de bakılmaya değer diğer helezonuydu.. şanlı padişah ruhunu sahib-i ruha teslim ediyor, fetva sahibi Ebüssuud Efendi tasdikini emanet ediyordu gözyaşlarıyla…

    • Gürsel ÇOPUR
    • 24 Ocak 2010

    Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh Medeniyeti-2

    Asr-ı saadetin nuraniyet kesbeden verasetinde meşime-i şebden zuhur etmişti fıkıh medeniyeti. Allah Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve selem) mübarek dudağına temas eden bardaktaki sütün bâkiyesinin Hazreti Ömer (radıyallahu anh) ile temsil edilmesiydi fıkıh… Dinin yarısının Hazreti Aişe (radıyallahu anha) annemizden öğrenilmesi cehdinin kıyafetiydi bu tehâlük-ü efkâr. İçtihatların zamana göre nakzedilme (!) telakkisine muhalif, fosilleşmeyecek bir medeniyetin minberi, insanlığın gıdaya muhtaç peteklerine zerkedilecek hadekaydı.

    İmanın nur ve kuvvet sergilemesi fıkıhla mümkündür; hakiki imanı Asr suresi ölçüsünde iktisap edip kâinata meydan okuyabilecek bir temsil donanımına erme, ancak ve ancak fıkıh ilmi güdümünde olacaktır. Nice müfessirler, muhaddisler, ulema, tasavvuf erenleri.. ilh.. gelmiş geçmiştir; bunların içerisinde fıkıh ilmini (vehbi ikram istisna edilirse) tedris etmeden o payeye erişen olmamıştır.

    Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek soyundan gelmesi hasebiyle ayrı bir kudveye mazhar İmam-ı Rabbani hazretleri, keşfe açık ve kütüb-ü sittede yer almayan sahih bir hadis-i şerifte, İmam-ı Azam hazretlerinin İslam’a fıkıh ilminin vesilesiyle fayda sağladığını açıklamıştır. Bu büyük kâmet, bidatlara karşı fıkhın şefkatli kanatları altında cedel yapmış, kendisinin de hadis-i şerifte belirtilen “Sılâ” olduğunu gizlemiştir.

    Fıkıh ilminin ahkâma (dinimizin amel buudu) yönelik rükünlerini maddeler halinde sıralamak ve bunları şerh etmek ciltler dolusu bir gayret istemektedir. Nitekim bu gayrete hayatını adayan, adanmış ruhların olduğunu da ayrıca söylemekte fayda mülahaza ediyoruz. İmam Serahsi hazretlerinin otuz ciltlik “Mebsut” adlı eserini bir kuyu namzedi yerde dikte ettirdiğini; burnundan akan kanlara aldırmadan fıkıh dersine devam edilmesini; ders yolunda hayatını vakfetme azmiyle akabeye rastladığında ayağının bastığı buzları baltayla kırarak “yürü oğlum, yol senindir” deme merhametini terennüm eden annelerin muazzam teveccühünü, son karakolun kanatlarının kırık olduğu (hasta adam dedikleri hazan mevsiminde) vetirede Abdülhamid Han gibi bir müceddidin ülkenin dört bir tarafına muteber fıkıh kitaplarını dağıtarak maneviyatta ölmemize set çekmesini unutmayacağız.. unutamayacağız..! (Gözlerimizden dökülen şu çeşm damlalarının, büyüklerimizin ve fıkıh ilminin şefaatçi olması dileğimle..)

    Kur’an’ın ve Sünnetin amel noktası fıkıhtır; “sadece Kur’an ve hadisin zahiri ile amel edilmez”; fıkıh ilmindeki içtihatların hayatımıza hayat olmuş ilim nuruyla amel olur.

    Daha önce de ifade ettiğimiz üzere, “temizlik” bahsinden “vasiyet”e kadar olan konuları şerhlerle birlikte ihata eden ve bunları gönül dünyamıza hedy eden fıkıh; sistematik zaviyeden bakıldığında ve tetkik edildiğinde bir medeniyet kurma donanımına haiz olduğu her zaman için keşfedilecektir. El verir ki bu yolun arkasında olalım, bizi bu yolun ardına bende kılan Hazreti Müheymin (celle celaluhu)’e namütenahi selam olsun..

    1)İmam-ı Azam hazretlerinin “Fıkh-ı Ekber”i,
    2)İmam Muhammed’in “Ez Ziyâdât”ı,
    3)Kurtubi’nin ismiyle müsemma eseri,
    4)Merginani’nin “El-Hidaye”si
    5)Mavsili’nin “El-İhtiyar”ı
    6)Abdurrahman bin Muhammed’in “Mülteka”sı veya “Damad”ı
    7)Molla Hüsrev’in “Durer ve Gurer”i
    8)Şurrunbilali’nin “Nur-ul İzah”ı
    9)Hadimi’nin “Berika”sı
    10)Mehmed Zihni Efendi’nin “Nimet-ül İslam”ı
    11)Ömer Nasuhi Bilmen’in “Hukuki İslamiyye ve Islahatı Fıkhiyye”si..ilh..

    (Daha yüzlercesiyle kıyam eden bu dev eserlerin sadece bu necip millete misafir olmuş olanlarının bir kısmını sizlere tevcih eyledik..)

    Fıkıh ile medeniyetin inşasına menat olabilecek kıstasları ve manevi argümanları takdim ediyoruz:

    *Temizlik, sağlığa ehemmiyet kesbetme (taharet)

    *Disiplinli hayatın benimsenmesi, hayatın değerli zaman dilimleriyle taclandırılması, insanlarla birlikte olma şuuru (namaz)

    *Fakirlerle hemhal olma, kibir virüsünden kurtulma, infak ve vakıf hamlesini gerçekleştirme (zekat)

    *Orta seviyede yiyerek sağlığı rehabilite etme ve kalbe taht kurmuş cevherleri günyüzüne çıkarma (oruç)

    *Muhtaçları hatırlama gözetimi, fakir insanların sevincini iliklerine kadar hissedebilme (kurban)

    *Seyahat ederek sıhhat bulma ameliyesini hayatına hayat kılma, acziyetini yudumlayarak dünyanın ebedi olmadığını tefekkür etme (hac)

    *Neslin devamını sağlam bir perspektifte dengede tutma, insanlar için yaşama, devleti yaşatma ufkunda adım atma (evlilik)

    *İnsanlararası güvenin temsili, Devlet’in sağlığının ticari koşullarda huzurlu şekilde devam ettirilmesi, ucb bataklığına düşmeme azmi (şirket-ortaklık)

    *İnsanın keyfiyetinin faydaya açık olan bütün pencerelerinin haykırılması, karşılıklı güvenin dağıtılması, düşmanlığın sindirilmesi, karşılıklı esenlik duygularının sigorta edilmesi (alış-veriş)

    *Dünya nizamının sağlanması, haksızın hakkını bulması veya hakkın hatırının en zirve noktada tutulması, sonsuz özgürlük duygusunun dünyada olmadığının tahşidatının yapılması, ceza verirken dahi merhamet merdivenlerinin basamaklarında hareket edilmesi (ukubât)

    *Kesb edilmiş maddi varidatın zayi olmaması adına meccani hediyenin sunulması, ölümü gülerek karşılamanın bir ifadesi, hayatın son anında dahi insanlara diğergamca yaklaşım sunabilme (vasiyet)

    Asr-ı Saadet’te tonunu bularak yola çıkan bu medeniyet şimendiferi Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı’ya kadar yol almış.. geçip uğradığı her yere maslahat sunmuştur. İslamın ruhundan kaynağını almış bu semere-i beyzanın kıyamete kadar pörsümeden yola devam edeceği de muhakkaktır. (İçtihat, içtihadı neshetse dahi önce verilmiş olan içtihat hükmünü yitirmez. Nitekim İmam Şafii hazretlerinin içtihatlarının çoğu, İmam Azam hazretlerinin önceki içtihatlarıdır.)

    Hicr suresinin dokuzuncu ayetinde Kur’an’ın kıyamete kadar muhafazası buyrulmakta, kitap-sünnet-icma ve kıyasın bölünemeyeceğine işari tefsirde yer verilmektedir.

    Hitama erdireceğimiz haftalık soluğumuzun konuyla irtibatı olan yönünde, muhterem büyüğümüzün Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh hakkındaki beyanlarını sizlere naklediyoruz:

    “Hususîyle Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh (Fıkıh Metodolojisi), hem ciddî bir mesâînin ürünü olmaları, hem de insanlık tarihinde emsalsizlikleri itibarıyla o kadar engin ve zenginleşmeye açık kaynaklardır ki, bu kaynaklara sahip olan milletler en hayâtî şeylere sahip olmuş sayılırlar. Her medeniyetin iftihar ettiği, nev’i şahsına münhasır bazı değerler vardır. Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh da, bizim medeniyetimizin en belirgin değerlerindendir. Öyle ki, eğer geçmişimiz itibarıyla bizim medeniyetimize bir isim bulmak icap etseydi, ona “Fıkıh” veya “Usûl-ü Fıkıh” medeniyeti demek uygun olurdu; kapıları ardına kadar düşünceye, hikmete, felsefeye açık Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh medeniyeti.. Yunan (ve Grek) medeniyetleri birer felsefe medeniyeti, Babil ve Harran medeniyetleri birer irfan (Gnostisizm) medeniyeti, bugünkü Avrupa bir “bilim ve teknoloji medeniyeti” olmasına mukabil, asırlardır devam edegelen bizim medeniyetimiz, düşünce, akıl, mantık ve muhakeme yörüngesiyle herkese açık bir Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh medeniyetidir.” (Kendi Dünyamıza Doğru, sayfa 90)

    Allah kime hayır murad ederse, onu dinde fakih kılar. Allah, bizi bu medeniyetin yolcusu olmayı nasip eylesin!

    • Gürsel ÇOPUR
    • 24 Ocak 2010

    Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh Medeniyeti-1

    Derin bir anlayış kombinezonunda semere-i diyânet olan fıkıh ilmi, kiyasetin nasibiyeti ölçüsünde kula verilmiş bir hedydir. Asr-ı saadette kudve noktaya ulaşmış, meselenin bayraktarlığı davetiye kabul etmez referanslara bağlanmış ve hakkalyakin planda temsil edilmiştir. Temsilin ruhaniyetinden istimdat edilecek olsaydı, işaret parmaklarımızı büyük bir vakarla kaldıracak ve işmizaz kuralları havariliğinde, gereken makam-ı nura havale edecektik. İslamın dırahşan keyfiyetine yapmış olduğu girizgâhlar neticesinde fıkıh, mirat-ı ruhuyla üss-ül esas olmaya devam edecektir.

    Hicri dördüncü asra kadar fıkıh, içtihatlar muvacehesinde tonunu bularak insanlığa yepyeni kanun ve bunun paralelliğinde müspet dairede evrensel yaşam biçimi sunmuştur. İçtihat döneminin kesintiye uğraması daireyi daraltmasa da, derin dahilerin zuhuru kesret teşkil edememiştir. İlmin hüznü diyebileceğimiz bu sessiz koridorda fıkıh, yoluna daha çok kitaplarla devam etmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Hüznümüzü kitaplara havale ediyor, mübarek sayfalardaki gerçek hayatın üsarelerini sizlerle paylaşmayı bir vazife addediyoruz. (“Zamanımızda zaten içtihada gerek yoktur, dinimizde halledilmedik mesele kalmamıştır” diyen müslüman kardeşlerimle hemfikir olduğumu da belirtmek isterim.)

    Evrensel yaşam biçiminde neler vardı sorusu akla gelecekse şayet, cevabın menâtında ve mekniyatında sayabileceğimiz kristaller şunlardır denilebilir:

    1) Temizliğe verilen önemin hassasiyetle dile getirilmesi, “taharet” telakkisinde müslümanın yapması gerekli olan sorumluluğun adım adım sistematik olarak şerh edilmesi (Nitekim istibra amelinde adımların sayısı dahi sünnete müteallik bir konumda sunulagelmiştir),

    2) Abdestin muhtelif boyutlarının ve edasındaki maddi-manevi füyuzatın işlenmesi, namaz gibi ekber bir ibadete yaren olma mazhariyetini ihraz edebilmesi,

    3) “Dinde yüsr vardır, zorlama yoktur” fehvasınca ruhsata mebni olarak teyemmümün de işlenmesi,

    4) Namaza verilen değerin ve olmazsa olmaz olan bu “menhelül azbil mevrud” kaynağındaki şifayı çözebilme azmi, (insanın bunu çözebilmesi ancak dua ile olacaktır, en büyük duanın da namaz olduğu bilinirse mebhas daha iyi vukufiyet kesbedebilecektir.)

    5) İnsanın (inancımız perspektifinde) dirisine olan saygının yanında ölüsüne de olan duyarlılığın ifade edilmesi (nitekim cenaze namazında bunu eda etmekteyiz),

    6) Kalbin zümrüt tepelerinde sekinet ve taravetin olması için insan yalnız bırakılmamıştır (ve Kuran’ın ifadesiyle de yalnız bırakılmayacaktır!). Bu vesileyle de bayram namazı gibi bir ibadetin, insanın deruni dünyasında yaşattığı letafet bezmine kulak verilmesi,

    7) İslam’ın cemaate verdiği ehemmiyetin, bu ehemmiyet çerçevesinde cemm şuuruyla cuma namazının alışverişe meydan okurcasına varlığını ispat etmesinin menatını tebliğ etmesi,

    8) “Zekatın İslamın köprüsü” olması vesilesiyle zenginden fakire akan merhamet sızıntılarının şehbal açması (sosyal alanın her ünitesini kapsayan bu infak emrinde şu maddeler bulunmaktadır: Koyun, keçi, sığır, deve, at, gümüş, altın, ticaret eşyası, madenler ve hazineler, tarladaki sulamaya göre değişen tarım ürünü)

    9) Oruç ibadetinin insana iktisap eylediği acizlik duygusunun ve fakriyet mülahazalarının gündeme getirilmesi, sabrın nişânının iliklere kadar hissedilmesi (namazla başlanılan dünya disiplinine, evkat silsilesinde sahur-iftar ile daha da renklilik gelmektedir),

    10) “Allahümme er-rafik el-a’la” hafakanlarıyla gerilmenin ve ruhtaki mevcelenmenin fermantasyon geçirmemesi için “itikaf” gıda buuduyla takviye edilmesi,

    11) Tefekkür-ül mevt bahsinin tertemiz libaslar içerisinde “ümm-ül kurâ” olan Kâbe’nin nur halakasında temsil edilmesi, hacc ibadetiyle iç fütuhatın zuhur edilmesi, (hac menasikinde ifa edilen rükünleri detayıyla anlatmayı şu an için ertelesek de, İmam-ı Azam hazretlerinin hacc ibadetini yaptıktan sonra söylemiş olduğu o mübarek sözünü herhalde tahattur etmişsinizdir)

    12) Evlilik meselesiyle zuhur eden mehir, akrabalık, süt emme, miras ahkamı; Rabbimizin hoş görmediği talâk cenderesinde ezilmeden orta yolu bulma rahmeti; lian, îlâ, zıhâr ve hull gibi ürperten münasebetlerden de kaçınma ubudiyetinin açıklanması,

    13) İnsanlara güven vermede ve emniyet vaz’etmede kahramanlık göstermenin bir incisi olan şahitliğin varlığını haykırma, “yemin” konusunda da kefaret boyunduruğuna takılmadan dairenin dışına çıkmamaya özen duyulması (“kefalet” ve “vekalet” konuları da şahitliğin kucağında şefkate vabeste konumunu ihraz etmektedir),

    14) “Ukubât”ın içerisinde de çeşitli türden toplum düzenini olumlu yönde sağlamaya müteallik ameller mevcuttur ki, kalbin içtimai arenada itminana ermesinin illeti sayılmıştır. Bunlar: Zina etme, içki içme, başkasına zina isnadında bulunma, hırsızlık, yol kesicilik, devlete karşı baği olma.. ilh

    15) Kayıp bir insana ve eşyaya karşı gösterilen alabildiğine duyarlılığın insanlığın var olan vicdanına şerh edilmesi (fıkıhta bu bahis “lakit” ve lükata” ismi altında geçmektedir)

    16) Şirket kurmada içtimai alana bir ufuk açabilme, ticaretin omurgası olabilecek ortaklığa zemin teşkil edebilme (şirket-i inan, şirket-i mufavaza ve şirket-i müşareke şeklinde üçlü sacayağı olan şirketler, insanın kendi konumuna göre kolaylıklar tanımaktadır),

    17) Alışverişte muazzam emniyetin ve kişilerarası (gayr-i müslim de olabilir) güvenin sağlanmasına dikkat edilmesi (vedia, iğreti, kira, hibe, havale gibi bahisler) ve alışverişin ribâ virüsüne yakalanmadan ifa edilmesi,

    18) Ölürken dahi huzuru heceleme adına “hitam-ı misk” rayihası sunabilme, varislere “vasiyet” ederek mesuliyet şuuruyla ölümü gülerek karşılayabilme cehdini gösterebilme…

    Görüldüğü üzere mufassal keyfiyette ve ariz-amik kemmiyette olmasa da fıkhın umumi konularına temas etmeye çalıştık. Sizlerin de müşahedeniz altında belirtmem gerekir ki, her konuda –nuraniyete binaen- söylenmesi ve şerh edilmesi gereken heyula (öz) vardır. Asrımıza kadar gelip geçen zaman asimetrisini incelediğimizde, meselenin temerküz noktasında hep “şerhler” göreceğiz. Bu da benim anlatmak istediğim noktaya mesned teşkil etmektedir.

    Eğer ömrümüz vefa ederse Rabbimden cüz’i noktada iradem, gelecek haftaki yazımda yukarıda ismini belirtmediğim “şerh” kaynaklarına, fıkhın tasavvufi maslahatına ve Muhterem Büyüğümüz’ün “Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh Medeniyeti” hakkındaki veciz beyanlarına değinmek istiyorum..
    Tevfik, Allah (celle celâlühü) ‘tandır.

    • Gürsel ÇOPUR
    • 24 Ocak 2010

    Kınalı Nefsi Bayramsız Kesebilmekti Hakiki Bayram

    Adımlarımızda vardı ışıldayan bıçağın titrek humması, taabbudi emre şeksiz sualsiz ram olabilme iradesi ve kahramanlığı. Titremeyen kalmazdı eşya adına, vahyin heybet kokan ve insanın ruhunu ikame eden boyutunda. Kurbandı altın gölgenin toprağı emen ıtır kokusundaki varidat, kurbandı çırpınan hayata renkli bir kurbet aşılama faslının mimarlığına soyunmak.. Hayatın vedasını emre itaatteki incelikte keşfedebilme, “hitam-ı misk”i yeryüzünde haklı manada temsil edip muhtaç sinelere havale etme kurban olunması gereken bir meseleydi kurbet ufkuna..

    Yolunun delisi olup da kendisini vakfettiği gaye-i hayal, kurban olunacak istinadgahtı onlar için. Onlara imana ait bir hakikat sunulduğu zaman, kemerbeste-i ubudiyet içinde vakar aynalarında kendilerini tanımaları kesret teşkil ederdi. Çünkü hedefteki hayat paradigması, imanla beslene beslene tonunu bulmuş bir sermaye kostümünü andırır olmuştu. Namütenahi neşvenin sırattan geçen bir burağı andırması ve inanan bakışlara tercüman olabilmesiydi bu devlet..

    “Ölüm ayrılık ama, bize bayram sevinci,
    Hoşnut ise Yaradan yolda bulunmuş inci.
    Gözsüzlere bu dünya nefsânîlik meşheri,
    Germiş ağını bekler her bucakta bir peri…
    Bu büyülü iklime kendini salan insan,
    Serâzâd arzularla yaşar hemen her zaman.”

    Bayramın da inayet dallarında olgunlaşan hali vardı; bayramdı sulanan gözyaşlarıyla etrafta boy atan fidanlar, ağaçlar ve ses verenler. Sesleri sesimize şefaatçi yapabilecek dostlukta yakınlaştığımız o demlerde, sıla-i rahimi aratmayacak rabbani hislerin terennümüydü o velud dakikalar..

    “El ele bayramın gölgesindeyiz,
    Yüzlerde ziyâ, ufuklarda ışık;
    Saflarımız sımsık.
    Milletçe Hakk’a vuslat peşindeyiz,
    Besbelli artık kimler O’na âşık;
    Hissizlere yazık!
    İnce bir remiz gökyüzünde hilâl,
    Arkasında eşref saatler apak;
    Sırla dönüyor çark..
    Bir bilsen neler resmediyor hayâl?..
    Zulmetlere inat ard arda şafak,
    İnsanlarda merak…”

    Sır içinde sırrın ihata edildiği ahirzaman buselerinde bir bayram olabilmekti tatlı derdin şafağı.. “fecr-i kazip”ler misafir olmak istemezlerdi sadık bendelere, bende içeru.. bayramın sırlı mevsimde şehbal açması, rantabl periyotta yepyeni tekevvünlerin arz-ı endam etmesiydi.

    Zilhicce’nin Kadir Gecesi kadar kadrini ihtiyar eylemesi, “veleyâlin aşr” ilahi beyanına masadak dilimlerin tetabuk gelmesi bayram ise; inanç güneşinin doğup batmayacağı yerleri bir ekranda seyredebilmek de bunu aratmayacak seviyede ayrı bir sürurun mevcudiyetidir.

    “Tıpkı eşref saate bağlanmış gibi zaman,
    Her yanda ışık meş’alesi o Sonsuz Nûr’dan
    Tülleniyor bir bir O’nun inayeti, ayan..
    Çarpıyor rûhlarımıza bir sırlı fağfurdan.”
    Vel akıbetü lil muttakin…

    • Gürsel ÇOPUR
    • 24 Ocak 2010

    Fetih Suresi’nden İdrakimize-1

    Sûre-i Fetih, kelam sıfatının mütecellisi olan Kur’an-ı Kerim’in hususi fazilete muhatap üns esintilerindendir. Vakıa, her sure umumiyet itibariyle hususi mazhariyetin saykalını tatmıştır tatmasına ama, yüce kitabımızın en büyük müfessiri ve icraata dökeni olan Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), bu sure-yi celileye atf-ı nazarda bulunmuşlardır. Hususi faziletin olması, umumi faziletin şümul keyfiyetine engel teşkil edemez. Yasin suresi hadis muvacehesinde “Kur’an’ın kalbi”dir; fakat hayata hayat veren (maddi manevi cihetle) kalb ve yürek olduğu gibi; yüreğe de hayat veren kan borularının varlığı, ayrı bir hususi fazilet icra etmektedir.

    Sahabe efendilerimizin derece olarak en üstünü, muteber akaid kitaplarımızda da belirtildiği üzere Hazreti Ebu Bekir’dir (radıyallahu anh). Hadislerde de ifade edildiği üzere, “Ebu Bekir’in imanı terazinin bir kefesine konulsa, ümmetimin imanı diğer kefeye konsa, Ebu Bekir’in imanı daha ağır gelir” beyanı hususiyet nezdinde umumiyet arzetmektedir. Her Sahabe efendimizin kendisine has büyüklüğü, derecesi ve fazileti vardır ki gökteki yıldızlara teşbih edilmesi de erkan-ı imaniyeye hüccettir. Ahzab suresinin 37. âyetinde ismi geçen Zeyd bin Hârise’nin (radıyallahu anh) Kur’an’ın bağrında siyanet altına alınması ve kıyamete kadar o mübarek sayfadan silinmeyecek olması da ayrı bir mazhariyet ve fazilettir; ama dediğimiz gibi umumi faziletin limitini egale edemez.

    Fetih suresinin idrakimize nazar eden sayısız kenz-i mahfileri vardır; bu ifadeyi özellikle kullanmamızdan murad, araştırmacı ufkun bu işe temayül göstermesi ve azm ü cezm ü kasteylemesidir. Allah dilediğini dinde fakih kılıp da bu uçsuz deryada ona bir rahmet sunduğu gibi, tefekkür burcunda da çeşitli ledünniyat ve zahiri olarak da varidat-irade azmi verecektir.

    Fetih; kapıyı açmak, ukdeyi çözmek, gam ve gusseyi gidermek, müşkil bir meseleyi halletmek vb. gibi anlamlara gelmektedir. Anlamlara bakıldığı zaman görülmektedir ki, karşımıza bir derya çıkmaktadır. İnsan hayatında çeşitli kapıların olması, çeşitli ukdelerin olması, her an gam ve gusseye muhatap olabilmesi ve bunda izlediği yolların kesret teşkil eylemesi, engel görünümündeki akabelerle hayatını berdevam eylemesi ilh.. derin düşünen talihliler için görülecektir ki, sure-i Feth’in muhtevasına da bakıldığında nur içinde mücevherat görülecek ve aklı-kalb izdivacı gerçekleşecektir. (Allahu a’lem bissavab)

    Sahabe efendilerimizin ekseriyetine ve Cumhura göre, sure-i Feth Hudeybiye sulhü üzerine nazil olmuştur. (Hudeybiye sulhünün her bakımdan asrımıza bakan yönleri mevcuttur ki, bunu da inşaallah diğer yazımızda yazmayı düşünmekteyiz.)

    Açılması gereken kapıların o süreçte açılması ihtiyacı ve dinin temsiliyeti adına Sahabe efendilerimizin İslam’ın sadasını duyurma gayeleri bu vetireye tevafuk etmiştir. İnanmış gönüllerin siyak-sibak dengesinde, muhataplarına imanın erkanını öğretme metodunun birinin de bu olduğu ilham edilmiş, kalbe girme alternatiflerinin de tahşidatı yapılmıştır. Hayatta karşılaşılması muhtemel akabelere muhabbet sağanaklarıyla muamele etmenin daha manidar ve isabetli olacağı tevcih edilmiş, dinin ruhunun bu gibi amellerle hayata ereceği vurgulanmıştır. İhtişam yelpazesinin zimamının İslam’ın mübarek elleriyle tutulacağı ima edilmiş ve bu nurlu kabzanın bırakılmaması mülahazası tertemiz vicdanlara zerkedilmiştir.

    “Muhakkak biz sana apaçık bir fetih nasip ettik. Tâ ki Allahu Teâlâ senin evvel ve âhir günahını afv ü setretsin, üzerindeki nimetini de tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola iletsin. Ve Allahu Teâlâ sana bir nusretle yardım buyursun.” (Fetih, 1-2) ayet-i kerimesiyle serlevha olan nurlu beyanda mutlak bir fethin olduğu, kalblerin (maddi-manevi) nedrete, sekinete ve nusrete erdikleri ve erecekleri müjdelenmiştir. Mazi-müstakbel yörüngesinde belirtilen kelamın derin vecheli fesahat arzetmesi göstermektedir ki; istikbâl adına müslümanların ufku açılmıştır.

    Ayetin bidayetindeki (mütekellim-i maâl gayr) “biz” hitabının manasını merhum Ömer Nasuhi Bilmen hocamız şöyle açıklamaktadır: “İnnâ fetahnâ” nazm-ı şerifinde mütekellim-i vahde yerine mütekellim-i maâl gayr zamiri getirilmiş, yani: Ene/Ben yerinde inna/Biz denilmiştir. Şüphe yok ki bu zamirden adet maksut değildir. O halde bundan murad nedir? Bundan murad, azamettir, tebşir buyrulan fütûhatın vüs’at ve ehemmiyetine işarettir. Bu, mukteza-i belâgattir.”

    Ayet-i kerimenin haşmet ve haşyet arzetmesini ve mü’minlere edep açısından tevazuunun nasıl yapılması gerektiğini meşiet-i ilahinin gölgesinde idrak etmekteyiz. Edeb ile girdiğimiz ve edebi muhafaza etmemiz gerekli olan bu yolda, yola ışık veren kutsi fenerin mevcudiyeti vahyedilmiş, kâinatın ayetlerle şahitliğine (tefsirler perspektifinde) dilbeste olunmuştur.

    “Muhakkak biz seni şahid, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Tâ ki siz Allah’a ve O’nun peygamberine iman edesiniz, O’na ihtiramda bulunasınız, ve O’nu sabah-akşam tenzih ve takdis edesiniz.” (Fetih, 8-9)

    Rabbimizin, Efendiler Efendisi’ni (sallallahu aleyhi ve sellem) şahit tutması ve tutarken de ona bu büyük vazifeyi hediye eylemesi ne büyük payedir. Hukukta dahi mahkemenin tutarlılığı, geçerliliği ve gerçekliği şahidin mevcudiyetine bağlıdır. Akıl-kalb izdivacında bizim aciz melekelerimize beyan-ı ilahi bu şekilde yansımaktadır ki, vüs’atimiz ölçüsünde anlayabilmiş olalım.. Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem), kıyamete kadar üzerimizde nurunu tebşir edecek ve en büyük nezir olarak vazifesine devam edeceklerdir. Bir nezir olarak recâ dünyamıza imanın letafetini duyuracak ve küffarın da varlığını belirterek uyarıcı olduğunu akıllardan uzak eylemeyecektir. O’na olan ittiba ve inkıyad anlayışımızda bir pürüzün olmaması bize necat-ı İlahiyi bahşedecek ve “üdhulûhâ biselâmin eminin” fermanı tecellli edecektir.

    “Muhammed Allah’ın Rasulü’dür. O’nun beraberindeki mü’minler de kâfirlere karşı şiddetli olup kendi aralarında şefkatlidirler. Sen onları rüku ederken, secde ederken, Allah’tan lütuf ve rıza ararken görürsün. Onların alameti yüzlerindeki secde izi, secde aydınlığıdır. Bunlar, Tevrat’taki sıfatları olup İncil’deki meselleri ise şöyledir: Öyle bir ekin ki filizini çıkarmış, sonra da onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış da artık gövdesi üzerinde doğrulmuş. Öyle ki ekicilerin hoşuna gider, kâfirleri de öfkelendirir. İşte böylece Allah onlar gibi iman edip makbul ve güzel işler yapanlara bir mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır.” (Fetih, 29)

    Bediüzzaman hazretleri buyurur ki: “Muhammedun Rasulullah demeden rah-ı selamet muhaldir.” Akidemize göre de sabittir ki, imanın altı erkanından birisi olması hasebiyle üzerimize farz-ı ayn olan bir hakikattir. Tasdik makamında olan bizler bu En Büyük Devlet (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ve yoluna sarılmak mecburiyetindeyiz.

    “Ruhban-ül fil-leyl ve fursan-un minen nehâr” olan Ashab-ı Kiram efendilerimiz, sünnet-i seniyyenin en büyük temsilcileridir. Ayet-i kerimenin ilk ve en büyük muhatabı olan Sahabe-i Güzin, dinin ahkamını yeryüzünde eşsiz güzelliğiyle pratiğe aktarmışlar, zamanötesine mesajlarını bu şekilde ithaf eylemişlerdir. Şefkat onların mesleği durumunda iken, onları örnek alanlar ise insanlardan başlayıp hayvanata kadar bu sofra-i ilahiyi sergilemişlerdir. Öyle ki kâh güvercinlere billur kubbelerde yuvalar inşa edilmiş, kâh leylekler için vakıflar teşekkül edilmiştir. Hatta öyle ki cahiliye adetlerini hortlamama adına geçmişe gömen ve İslam’ı mutlak manada arızasız temsil eden Ashab-ı Kiram efendilerimiz, yerde dolaşan haşereyi ezmemek için mübarek ayaklarına zil tarzında uyarıcılar takmayı düşünecek hale gelmiş ve bize vakur yürümeyi talim buyurmuşlardır.

    İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri “Fıkh-ul Ekber” kitabında, ehl-i sünnet akidesini maddeler halinde tasnif buyurmuş ve imana fayda sağlayan rükünlerden birisinin de “Sahabeye karşı olan saygı ve sevgi” olarak ifade eylemişlerdir. Hatta bu sevginin derecesinin de, ashabın derecesine göre (Hazreti Ebu Bekir ile Hazreti Vahşi efendimize kadar) olmasını da vicdanlarımıza şerh eylemişlerdir.

    Bediüzzaman hazretleri Lem’alar adlı eserinde, Fetih suresinin 29. ayetini, sahabenin hususi faziletine temas etmesi hasebiyle şu şekilde tefsir eylemişlerdir:

    “Şu ayet ma’na-yı sarihiyle (açık manasıyla) tabakat-ı sahabenin istikbalde muttasıf oldukları (vasıflandıkları) ayrı ayrı mümtaz ve has sıfatlarını ifade etmekle beraber, mana-yı işârisiyle; ehl-i tahkikçe vefat-ı Nebeviden sonra makamına geçecek Hulefa-i Raşidin’e, hilafet tertibi ile işaret edip, her birisinin en meşhur medar-ı imtiyazları (seçkin vasıfları) olan sıfat-ı hassâlarını (hususi sıfatlarını) haber veriyor. “vellezine meahu” (Ve Onun beraberinde bulunanlar) ile, maiyet-i mahsusa ve sohbet-i hassâ ile ve en evvel vefat ederek yine maiyetine girmekle meşhur ve mümtaz olan Hazreti Sıddık radıyallahu anh’ı gösterdiği gibi “eşiddeu alel küffâri” (Kafirlere karşı çok şiddetlidirler) ile, istikbalde küre-i arzın devletlerini fütuhatıyla titretecek ve adaletiyle zalimlere sâika (yıldırım) gibi şiddet gösterecek olan Hazreti Ömer radıyallahu anh’ı gösterir. Ve “ruhameu beynehum” (Kendi aralarında gayet merhametlidirler) ile, istikbalde en mühim bir fitnenin vukuu hazırlanırken kemal-i merhamet ve şefkatinden İslamlar içinde kan dökülmemek için ruhunu feda edip, teslim-i nefs (kendini feda) ederek Kur’an okurken mazlumen şehid edilmesini tercih eden Hazreti Osman radıyallahu anh’ı da haber verdiği gibi, “terahüm rukkean sücceden yebteğune fâzlen minallahi verizvâne” (Onları çokça ruku edeiciler ve çokça secde eden kimseler olarak görürsün; Allah’tan lütuf ve rıdvan (sadece O’nun rızasını) isterler) ile, saltanat ve hilafete kemal-i liyakatle ve kahramanlıkla girdiği halde ve kemal-i zühdü ve ibadeti ve fakr ve iktisadı ihtiyar eden ve rüku ve sücudda devamı ve kesreti herkesçe musaddak (doğrulanmış) olan Hazreti Ali radıyallahu anh’ın istikbaldeki vaziyetini ve o fitneler içindeki harbleriyle mes’ul olmadığını ve niyeti ve matlubu fazl-ı ilahi olduğunu haber veriyor.”

    Yukarıdaki orjinal tespitten de anlaşılacağı üzere umumi faziletin önüne hususi fazilet geçememekte, sadece değişik bir formatta derece sergilemektedir.

    Sahabedeki imani taravet, mücahede ve riyazette bulunanlara öyle bir manevi ekindir ki, tadına erenler hendesi boyutta sayısız rahmete muhatap olurlar (Allahu a’lem bissavab)…

    Sure-i Feth’in, fetih soluklu mümeyyiz insanlara bahşedeceği kenz-i mahfiler kesret içre kesrettir. El verir ki bu derinliğe, bir katre libasıyla temas edelim…

    • Gürsel ÇOPUR
    • 24 Ocak 2010

    Fetih Sûresinden İdrâkimize-2

    Sure-i Feth’in Hudeybiye ile ilgili irtibatının çok kavi bulunduğunu, siyak-sibaka uygun bir keyfiyet arzettiğini ve Sahabe’nin bilumum mazhariyete erdiğini ifade etmiştik. Hudeybiye, bidayet itibariyle bir zull gibi algılanmış, itaat meselesinde tam girizgâh sağlanamamıştı. İmtihana maruz kalan sahabe efendilerimiz (Allah hepsinden razı olsun), imtihanın burcunda bir fethin berk kıvılcımıyla üzerlerine sağanak sağanak yağabileceğini sonra anlayacaklardı. Hatta Hazreti Ömer (radıyallahu anh) efendimiz, hayatına sadaka ikame eyleyip, nurlu atıyyeleri matıyyesinden ayırmayacaktı.

    Günümüzün “hudeybiye”si de farklı olmayacaktır, işleyegelen bu vetire, Müslümanlara zull gelmeyecek ve şûra ortamlarında kendilerine ayrılmış kardeşlik kanaviçelerinde pürüz sağlamayacaklardır. Sağlam zeminin temin edilmesinde küçük fetihler feth-i mübinin eteğinden ayrılmayacak, müslümanların temsil gücünün sırrının esamesinin bir bayrak gibi dalgalanması izhar buyrulacaktır. Hudeybiye-fetih kardeşliği, müslüman için karanlığı boğan yol ışığı olacak, tilavetteki keyfiyet ise ortama bu değeri atfedecektir. Tilavet, derinliğe vabeste bir çap arzederse belki daha rantabl atıyyeler bahşedilecek, kul bunun uç noktasını ubudiyet semasında hissedecektir (Rabbimizden niyazımız..) Fetih sûresinin gözyaşlarıyla sulanmayı bekleyen altın sayfalarında (tilavet derinliği tali yoldan ayrılmadan) nice idrak ufku mevcudiyetini dile getirmektedir.

    İnanç rahlemize serdiğimiz kutsi kıvılcımlarda kalb-kafa dünyamıza ait artı vâridatın avdet etmesi uzak olmayan bir ihtimaldir. Tefsir süzgecinde düşünce sancısı çekebilme hedefi, müslüman için bir tedrici periyot olmalıdır. Âyetlerdeki derin mefhum ve harfler dahi, kelamullahı derk etme adına bir bahtiyar karinedir.

    Fetih suresinin mutlak fethi beyan etmesi (vahy), içeriği itibariyle müslümanların günlük hayatta nasıl yaşaması ve davranması gerektiğini vurgulaması açısından çok mühimdir. Bir hazine olarak inanmış kullara tahşidatı yapılan ve hayatın beynini donduran ne yüce bir mefhumdur bu: Temsil.. Temsil, ihsan şuuruna ermiş (Cibril (aleyhisselam) hadisiyle temcid edilmiş) bir kulun vasf-ı mümeyyizi konumunda bir hakikattir. Temsil, imanı kalblere duyurma ve yansıtabilme adına, erişilecek zirvenin en sâfiyane koridoru mesabesindedir. Temsil, yaşama-yaşatma mefkuresinin odak noktasındaki nakış buyruğudur ki;müslümanın kendisini kardeşinin aynasında rasat edebilmesi bu mefhumla gerçekleşmektedir.. ve temsil öyle zirveüstü bir cilve-i rabbaniye-tecellidir ki, beşerin bu mefhuma yanaşıp da şerefsüdur olmaması içten bile değildir.

    Hudeybiye, mukassi bir zaman diliminin adı olması hasebiyle sure-i fethe bayraktarlık eylemiştir; öyle ki, on dokuz yıl içerisindeki İslam’a koşanların sayısı, on dokuzuncu ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in irtihaline kadar bir nur helezonu halinde katlanagelmiştir. Bu katlanma kemiyet olarak değil de keyfiyet olarak maslahat arzetmiş ve arş-ı âlânın sakinleri ebediyet gamzeden tebessümlerini esirgememişlerdir. Temsilin tebliğe sebkat eylemesi sahnesi cereyan etmiş ve rabbani kullara emr-i bil maruf yolunda yüce bir talim dersi buyurulmuştur.

    İslam’a susamışlara temsil havuzu açılmış ve namütenahi kanalın menfezine doğru fevc fevc ilerleme kaydedilmiştir. Sahabe efendilerimizi daha yakından izleyebilmenin yanında; onlardaki muhabbetullah ve marifetullahın izdüşümleri temaşa edilmiş, hal ve tavırlardaki tertemiz iman tohumları, nasibi olanlara serpilmiştir. Nasibi olmayanlarla da ticaret-hukuk ve içtimai coğrafyada, ümmet-i vasat sütlimanında, gerekli aktüel teamüller işlenegelmiştir. Hafif bir şekilde temas ettiğimiz bu bahiste, fıkıh ilmine çok büyük fayda sağlanmış ve “beyy-şira” meselesine zenginlik kıvılcımları takviye eylenmiştir.

    En büyük kazancın (biiznillah) temsil yoluyla olduğunu da vurgulamakla birlikte, geleceğin sahabesi Ebu Süfyan (radıyallahu anh) ile Hirakl arasında şöyle bir diyaloğun geçtiğini de nakletmeyi faydalı görüyoruz:

    Hirakl:
    -Bu zatın nesebi nasıldır?
    -Soylu ve asil bir nesebe sahiptir.
    -Daha evvel atalarından böyle bir iddiada bulunan oldu mu?
    -Hayır, olmadı.
    -Ataları içinde hiç hükümdar var mıydı?
    -Hayır, yoktu.
    -Ona tabi olanlar, zayıflar mı ileri gelenler mi?
    -Ekseriyet itibariyle zayıflar.
    -Cemaati azalıyor mu çoğalıyor mu?
    -Gün geçtikçe çoğalıyor.
    -Hiç yalan söylediği oldu mu?
    -Hayır, onu hiç yalan söylerken görmedik.
    -Hiç vefasızlık ettiği oldu mu?
    -Bugüne kadar olmadı; ancak bundan sonrasını bilemem.

    “En büyük kazanç, ganimettir” hadis-i şerifinin de tecellisi bu süreçte (siyak-sibak olarak zuhur etmiştir ki) endamını göstermiştir. Semure ağacının altında mutlak beyatı yapan sahabe efendilerimize (Rabbimiz hepsinden razı olsun) mutlak sekinetin de inmiş olduğu ayet-i kerimeyle takdis edilmiş ve bilumum bütün bu rabbani kulların ilahi affa mazhar buyruldukları beşareti ve remzi verilmiştir (Fetih, 18). Hakiki ganimetin de işari manada bu olduğu vahyedildi ki, Ömer Nasuhi Bilmen Hocaefendi, bu âyetin tasavvufi manasını bize şu şekilde ifade buyurmuşlardır:

    “Hak Teala Hazretleri, masivadan tecerrüt şeceresinin füyuzat/karin sâyesi altına iltica ederek fenafillah mertebesini ihraz için Habib-i nezihiyle ahd ve misakta bulunan mücahitleri devlet-i rıdvana mazhar kılmıştır. Ve onların kalblerindeki safvet-i imanı bilmiş, ruhlarına rahik-i hikmetini ifaza eylemiştir. Artık onlar beşeri hefevat yüzünden manevi derecelerini gaip ederek sukuta uğramak korkusundan mutmain bulunmaktadırlar.

    Zat-ı Akdes’i ilâhi, o muvahhid kullarını ahd ü misaklarının ilk semeresi olmak üzere bir nive mükâşefata nail etmiştir. Onları ileride de daha büyük mükâşefat ve tecelliyata muvaffak buyuracaktır.

    Zat-ı celil-i sübhani, bütün mükevvenata galiptir, O’nun tecelliyat-ı inâyeti birer hikmete müstenittir. ”

    Ey Rabbimiz, günahı kesret teşkil eden bizleri, kaymayan yıldızların yolundan bir lahza da olsa ayırma.. Molla Camî (rahmetullahi aleyh) edasıyla biz derbeder kullarını bu yolun kıtmîri eyle.. gönül-vicdan adesemize bu hakikat eltafının damlalarının aksetmesini nasip eyle!..

    • piedra
    • 16 Mart 2009

    hayat kanayan bir yaradır paslı bir bıçağın açtığı…

  1. Geri bildirim yok.

Yorum yapın